Takvimler Şubat’ı gösterdiğinde, içimde yapraklar dökülmeye başlar. Oysa sonbahar çoktan geçmiştir; ağaçlar çıplaktır, toprak suskundur. Ama bazı mevsimler takvimle gelmez. Bazıları insanın içine çöker. Şubat, benim için gecikmiş bir sonbahar, içimde sürüp giden bir çözülme hâli.
Sonbaharda ne oluyorsa, Şubat’ta içimde o olur. Kopmalar, kırılmalar, sessiz vedalar… Yapraklar nasıl gürültü yapmadan düşerse, insanlar da öyle gider bu ay. Ne bir fırtına olur ne de büyük bir kavga. Sadece bir bakış eksilir, bir ses azalır, bir cümle yarım kalır. İnsan fark etmez önce; sonra bir boşluk çarpar göğsüne.
Şubat ayı kandırıcıdır. Kışın en sert zamanı sanılır ama aslında en yorgun hâlidir. Kar yağmaktan vazgeçmiştir, soğuk ısırmaktan. Tıpkı insanın artık ağlamaktan vazgeçmesi gibi… Kırılmıştır ama bunu anlatacak gücü yoktur. Bu yüzden Şubat, yüksek sesli acıların değil, içten içe çözülenlerin ayıdır.
Sonbaharda ağaçlar kendilerini korumak için yapraklarını bırakır. Şubat’ta insan, hayatta kalmak için bazı inançlarını, bazı umutlarını bırakır. “Böyle de olur” demeyi öğrenir. Vazgeçişler burada başlar. Büyük kararlar değil; küçük, sessiz kabullenişler… Kimsenin fark etmediği ama insanın kendini eksik hissettiği anlar.
En çok da ilişkiler Şubat’ta çatlar. Yazın coşkusuna, sonbaharın romantizmine dayanan bağlar bu ayda test edilir. Çünkü Şubat süsü sevmez. Maskeleri düşürür, fazlalıkları ayıklar. Geriye kalanla yaşayıp yaşayamayacağını sorar insana. Çoğu cevap, bir kopuş olur.
Belki de bu yüzden Şubat kısadır. Fazla kalırsa can yakar. Söyleyeceğini çabuk söyler, gider. Ardında yarım kalmış cümleler, ertelenmiş hayaller ve “başka bir zamanda” denilmiş vedalar bırakır.
Ama sonbaharın bir vaadi vardır: Dökülen her yaprak, baharın habercisidir. Şubat da öyledir. Kırar ama hazırlar. Yorar ama öğretir. İnsanı azaltır ki, baharda neyin gerçekten kalıcı olduğunu anlayabilelim.
Şubat benim sonbaharım. Döküldüğüm, hafiflediğim, bazı şeyleri toprağa emanet ettiğim ay. Ve biliyorum; her sonbaharın içinde sessiz bir bahar ihtimali saklıdır. Yeter ki insan, dökülürken direnmesin.