İnsan hayatında en derin yaralar, düşmandan değil; “dost” dediğimiz kişilerden gelir. Çünkü düşmandan gelen zarar beklenir, hesaba katılır. Ama dost bildiğimizden gelen kazık, insanın sadece cebini değil, kalbini ve güven duygusunu da yaralar.
Bu durum çoğu zaman bizi üzüntüye, hayal kırıklığına ve hatta öfkeye sürükler. Ancak asıl mesele, bu yaşananlardan sonra ne yaptığımızdır. Çünkü aynı acıyı tekrar yaşamamak, maddi ve manevi zararları en aza indirmek bizim elimizdedir.
Öncelikle şunu kabul etmeliyiz: Her gülen yüz dost değildir. Her “yanındayım” diyen, gerçekten yanımızda durmaz. Bu gerçeği kabullenmek acı olsa da, bizi olgunlaştıran ilk adımdır. İnsan, yaşadıklarıyla saflaşmaz; bilinçlenir.
Maddi açıdan bakıldığında, duygularla hareket etmenin bedeli çoğu zaman ağır olur. İş, para, borç, ortaklık gibi konularda “dostluk” kavramını tek başına referans almak büyük bir hatadır. Yazılı anlaşmalar, net sınırlar ve hesap verilebilirlik; güvensizlik değil, sağduyudur. Gerçek dost, zaten bu tedbirlerden rahatsız olmaz.
Manevi tarafta ise yapılması gereken en önemli şey, yaşananı kişiliğimize mal etmemektir. Birinin vefasızlığı, bizim değerimizi düşürmez. Aksine, kimin karakterli kimin maskeli olduğunu görmemizi sağlar. Bu noktada affetmek, yapılanı onaylamak değil; yükten kurtulmaktır. Affetmek karşı taraf için değil, kendi ruh sağlığımız içindir.
Ayrıca herkesle aynı mesafede durmak zorunda değiliz. Hayat, bize şunu öğretir: Güven zamanla kazanılır, bir anda verilmez. Sırlarımızı, planlarımızı ve zayıf noktalarımızı herkese açmak zorunda değiliz. Seçici olmak, soğukluk değil; tecrübedir.
Sonuç olarak, dost bildiklerimizden yediğimiz kazıklar bizi üzebilir ama yıkmamalıdır. Çünkü bu tür tecrübeler, kiminle yürüyeceğimizi, kiminle yolumuzu ayırmamız gerektiğini öğretir. Hayat bazen can yakarak ders verir; mesele o dersi alıp almamaktır.
Unutmayalım: Kaybettiğimiz şey para olabilir, zaman olabilir, hatta insanlar olabilir. Ama kazandığımız şey; farkındalık, güç ve sağlam bir duruşsa, aslında kaybetmiş sayılmayız.