MÜELLİFSİZ YAZILAR


RUHUN TERBİYE EDİLDİĞİ AY…

BÜYÜK TURAN


Ramazan ayı geldiğinde şehirlerin sesi değişir. Gün biraz daha ağır akar, akşam ezanını beklerken zaman sanki içimize doğru kıvrılır. Oruç tutan insan için bu ay, takvim yapraklarında duran bir “zaman dilimi” değil; ruhun yeniden terbiye edildiği bir mekteptir. Özellikle Ramazan, ibadetlerin istatistiksel artışından çok, kalpteki yankısıyla anlam kazanır.

Bugün dindarlık çoğu zaman sayılarla konuşuluyor: Kaç hatim indirildi, kaç kişiye iftar verildi, teravihlere katılım oranı ne oldu? Oysa ibadetin hakikati, ölçülebilir olanda değil, hissedilebilir olanda gizlidir. Bir insanın sahur vakti uykusunu bölüp sessizce dua etmesi; kimsenin görmediği bir anda nefsine “hayır” demesi; öfkesini yutması… Bunların hiçbiri grafiklere yansımaz. Ama ruhun derinliklerinde büyük kırılmalar, büyük onarımlar meydana getirir.

Oruç, insanın bedenine çizdiği bir sınırdır; fakat ruhuna açtığı bir ufuktur. Açlık, sadece midenin değil, kalbin de farkındalığını artırır. Gün boyu bastırılan arzular, akşam ezanıyla birlikte serbest kalırken insan şunu öğrenir: “İsteyebilirim ama bekleyebilirim.” Bu bekleyiş, modern çağın sabırsız ruhuna bir şifa gibidir. Tüketmeye şartlanmış zihin, ilk defa durur. Durmak, fark etmektir. Fark etmek ise dönüşümün başlangıcıdır.

Kur’an’la kurulan bağ da bu ayda başka bir derinlik kazanır. Kur'an-ı Kerim, Ramazan’da sadece okunan bir metin değil; insanın kendi iç sesini duymasına aracılık eden bir aynadır. Ayetler, günlük telaşın gürültüsü azaldığında daha berrak işitilir. İnsan, kendi eksikliğiyle, kırılganlığıyla, umutlarıyla yüzleşir. Bu yüzleşme istatistik değil, irfan üretir.

Teravih namazlarında omuz omuza durmanın da ruh üzerinde derin bir tesiri vardır. Aynı safta zengin-fakir, genç-yaşlı ayrımı silikleşir. Toplumsal hiyerarşiler secdede erir. Kalabalık içinde bile insan, kendi yalnızlığını Allah’a arz eder. Bu, hem bireysel hem toplumsal bir arınmadır. İbadet burada bir ritüel olmanın ötesine geçer; ortak bir kalp atışına dönüşür.

Ramazan aynı zamanda merhamet eğitimidir. Aç kalan insan, açlığı bir veri olarak değil, bir tecrübe olarak öğrenir. Empati, teorik bir kavram olmaktan çıkar; midede hissedilen bir sızıya dönüşür. İşte bu yüzden zekât ve sadaka, sadece ekonomik transfer değildir. Veren için bir arınma, alan için bir onur meselesidir. Ruh, paylaşarak hafifler.

Modern dünyada her şey ölçülmek, raporlanmak, karşılaştırılmak istenir. Oysa Ramazan bize ölçülemez olanın kıymetini öğretir. Bir gözyaşı damlasının, içten edilen bir tövbenin, kırılan bir kalbi onarmanın istatistiği tutulmaz. Ama insanın kader çizgisinde iz bırakır.

Belki de Ramazan’ın en büyük mucizesi şudur: İnsana kendini yeniden başlatma imkânı sunar. Bir ay boyunca sabrı, şükrü, merhameti, tefekkürü yoğunlaştırılmış bir hayat gibi yaşarız. Sonra bayram gelir. Eğer bu ay sadece aç kalınan günlerin toplamı olarak kalmışsa, geriye yorgunluk kalır. Ama ruh gerçekten nasiplenmişse, insan kendini daha hafif, daha berrak, daha diri hisseder.

Ramazan’ın manası sayılarda değil, insanda saklıdır. İbadetin değeri istatistikte değil, dönüşümdedir. Ve belki de en büyük kazanç şudur: İnsan, Rabbine bir adım yaklaşırken, aslında kendi özüne de yaklaşır.