Her şeyin ölçüsü para olunca, insan da doğal olarak daha çok kazanmanın peşine düştü.
Kazandıkça yetmedi, yetmedikçe hırs büyüdü.
Bugün geldiğimiz noktada neredeyse her şey satın alınabilir hale geldi.
Peki bu iyi mi?
Asıl soru bu.
Bir zamanlar değer dediğimiz şeyler vardı: emek, vicdan, dayanışma, onur.
Şimdi ise çoğu, fiyat etiketiyle anılır oldu.
İnsan ilişkileri bile “kârlı mı, değil mi?” terazisine konuluyor.
Para elbette gerekli. Kimse inkâr edemez.
Ama amaç olmaktan çıkıp tek hedef haline geldiği anda, toplum da insan da çözülmeye başlıyor.
SATIN ALINABİLEN DÜNYA
Bugün bilgi satın alınıyor.
Zaman satın alınıyor.
Sessizlik satın alınıyor.
Hatta vicdan bile.
Parası olan haklı, parası olan güçlü, parası olan görünür.
Geri kalanlar ise sistemin “idare et” dediği kalabalıklar.
İşte tam da bu noktada, emperyalizmin istediği tablo karşımıza çıkıyor.
Düşünmeyen, sorgulamayan, sadece kazanmaya odaklı bireyler.
Toplum değil, pazar.
Vatandaş değil, tüketici.
İNSAN İNSANIN KURDU MU?
“İnsan insanın kurdudur” sözü artık mecaz olmaktan çıktı, neredeyse günlük hayatın özeti oldu.
Rekabet adı altında ezmek normalleşti.
Başkasının kaybı, kendi kazancımız sayıldı.
Dayanışma zayıfladı, komşuluk azaldı, paylaşmak romantik bir hatıraya dönüştü.
Çünkü paylaşmak kâr getirmiyor.
Oysa insanı insan yapan şey, tam da bu “kâr getirmeyen” değerlerdi.
SONUÇ NE OLDU?
Sonuç şu oldu:
Çok kazanan ama mutlu olmayan,
Her şeye sahip ama hiçbir şeye güvenmeyen,
Kalabalıklar içinde yalnız bireyler.
Parayla her şeyi satın alabileceğimizi sandık ama bir şeyi kaybettik:
İnsan kalabilmeyi.
Ve belki de asıl soru artık şu:
Kaybettiklerimizi geri alacak cesaretimiz kaldı mı,
Yoksa her şeyi paraya çeviren bu düzenin sessiz ortakları olmaya devam mı edeceğiz?
Çünkü bazı şeyler vardır;
Ne kadar paran olursa olsun,
Satın alamazsın.





