Bir toplum düşünün… Her şeyi görüyor, her şeyi duyuyor ama hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Haksızlığı fark ediyor, adaletsizliği biliyor, çürümeyi hissediyor; fakat sıra konuşmaya, tepki vermeye, tavır almaya geldiğinde derin bir sessizliğe gömülüyor. İşte buna “ölü taklidi yapmak" deniyor.
Eskiden kamuoyu denildiğinde akla vicdan gelirdi. Yanlışa “yanlış” diyebilen, doğrunun arkasında durabilen bir toplumsal refleks… Bugün ise çoğu meselede refleksler felç olmuş durumda. Tepki vermek riskli, konuşmak yorucu, taraf olmak maliyetli görülüyor. O yüzden en güvenli yol seçiliyor: Görmezden gelmek.
Oysa kamuoyu dediğimiz şey, sadece sosyal medyada birkaç etiket çalışması değildir. Kamuoyu; mahalledeki esnafın tavrıdır, anne-babanın evladına anlattığıdır, öğretmenin sınıfta verdiği örnektir, gazetecinin kaleme aldığıdır. Kısacası toplumun ortak vicdanıdır. Bu vicdan sustuğunda, en büyük boşluğu güç doldurur.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, belki bireysel bir savunma mekanizmasıdır ama toplumsal bir çöküştür. Çünkü o yılan, bir gün mutlaka herkese dokunur. Haksızlık karşısında susmak, sadece mağduru değil, yarının potansiyel mağdurunu da yalnız bırakmaktır. Nitekim ne diyor dinimiz… Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır! Şeytan olmak hoşumuza mı gidiyor. Kaderimiz mi?
Kamuoyunun ölü taklidi yapmasının birçok nedeni var: Korku, çıkar ilişkileri, yorgunluk, umutsuzluk… Belki de en tehlikelisi alışmak. Sürekli tekrar eden yanlışlara alışmak. Şaşırmamayı öğrenmek. Tepki vermemeyi normalleştirmek. İşte o zaman çürüme hızlanır; çünkü artık kimse alarm zillerini duymuyordur.
Unutmayalım, kamuoyu susarsa yanlış büyür. Tepkisizlik, en büyük cesareti hataya verir. Güç sahipleri, karşılarında sorgulayan bir toplum değil, sessiz bir kalabalık bulduklarında sınırlarını zorlamaya başlar.
Oysa bir toplumun diri olduğunun göstergesi, eleştirebilme kabiliyetidir. Yanlış kimden gelirse gelsin karşı durabilme erdemidir. Taraftarlıkla haklılığı karıştırmamaktır. Sevdiğine de gerektiğinde “yanlış yapıyorsun” diyebilmektir.
Ölü taklidi yapmak belki kısa vadede huzur sağlar. Ama uzun vadede o sessizlik, adaletsizliğin en güçlü müttefiki olur.
Kamuoyu ya vicdan olur ya da dekor. Ya denetler ya da seyirci kalır. Tercih, hepimizin.
Ve belki de asıl soru şu: Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece ölü taklidi mi yapıyoruz?





